SÖMÜRGECİLİK VE EKOLOJİ
Çevre sorunlarının ortaya çıkışı ile sömürgecilik arasında tarihi bir ilişki vardır. Bu ilişki, arkaplanda insanın değerini gözardı eden bir inanç sapması, ahlakî değerlerin gerilediği bir iktisad ve siyaset anlayışı, insanı tabiattan ve aşkın olandan tecrit eden sekülerleşme ve tahakküm üzerine kuruludur.
Değerler bilgisini göz ardı eden 17. yy. bilim anlayışı neticesinde insan, mutlak ve kutsal olarak tanımladığı (negatif haklardan ibaret sayılan) insan hakları adına doğal çevreyi sömürmeye, yağmalamaya girişti, onu fütursuz kirletme ve tahrip etme eğilimini sürdürdü. Nitekim Kapitalizmin gelişme dönemlerinde “en az maliyetle en çok kâr” felsefesi ve sanayi toplumunun insanı doğasından kopararak yabancılaştırması doğanın acımasızca tahribini beraberinde getirmiştir. Joel Kovel’a göre kapitalizm, anlamlı yaşamın benliği maksimize eden yaşam olduğunu söyler. ‘Ben’ daha fazlaya sahip olacak, daha fazlayı başaracaktır. İyi yaşam budur. Anlamlı yaşam, kişinin en fazla kârı elde ettiği, en büyük başarıyı sağladığı yaşam olarak anlaşılır. ‘Benlik Maksimizasyonu’ ilkesi kapitalist toplumun kişisel ideolojisidir. Bu benmerkezci tutum, doğa karşısında da geçerlidir. Kârı en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen kapitalist anlayış:
- Çevre teknolojilerinin kullanılmaması
- Üretimi sürekli olarak artırma çabası neticesinde tabiatı kirletme ve tahrip etme eğilimini fütursuzca sürdürdü.
1730’larda Makinenin ve buhar gücünün keşfi, fabrika sanayini doğmuştur. XVIII. yüzyılın ikinci yarısının sonlarına doğru İngiltere’de doğan endüstri devrimi, oradan Batı Avrupa ülkelerine yayılmış ve tüm XIX. yy. boyunca etkili olmuştur. Bu süreçte teknolojinin sanayiye aktarılarak fabrika adı verilen yeni üretim yerlerinin ortaya çıkması çalışma hayatında çok büyük değişikler meydana getirmiştir. Bu değişikliklerden biri, üretimi kısıtlayan lonca düzeninin tasfiye edilerek, tasfiye sonucunda açıkta kalan usta ve kalfaların, fabrikaların ihtiyaç duyduğu nitelikli işgücünü karşılamak üzere buralarda istihdam edilmelerinin sağlanmasıydı.
Eski teknolojileri geçersiz kılan hızlı teknolojik gelişmeler nedeniyle üretimde kullanılan makineler çabuk değişiyor ve rekabet gücünü yitiriyordu. En modern makine ve ekipmanlarla daha iyi ve daha çok mal üretenlere karşı rekabet etmek zorunda olduklarını anlayan sermayedarlar, makine, donanım, bina vb. gerekli ve gittikçe miktarı artan sabit sermaye yatırımlarına ayırdıkları payı artırma, diğer yandan bir süre sonra demode olacak olan makinelerin süratli bir biçimde amortizasyonu yoluna gidiyorlardı. Dolayısıyla anamala duyulan gereksinim ve anamalın gücü ve miktarı artıyor, bu durum karşısında sermayedar, değişken sermaye payını ve ücretleri düşürme seçeneğini öne çıkartıyordu. Yani makinelere yatırılan anamalın ağır bedeli işçilere yükleniyor, emek aşırı derecelerde sömürülüyordu. Sonuçta;
- çalışma süresi uzamış,
- ücretler de o nispette aşağı düşmüş ve “sefalet ücretleri” niteliğini kazanmıştır.
Sanayi devrimiyle birlikte başlayan işçi sınıfının çok düşük ücretlerle sağlıksız koşullar altında uzun süre çalıştırılması, bir sömürüdür. Bu sömürü, insana karşı sermayenin yeğ tutulduğu bir iktisadi düzenin uygulamasıdır. Bu düzen içinde doğadaki düzeni korumanın ve yeryüzündeki kaynakları ölçülü kullanmanın bir gündem maddesi olamayacağı açıktır. Bireyciliği yücelten ancak iktisadi açıdan güçsüz insanlara oy hakkı bile tanımayan, bireyi teorik olarak toplumdan soyutlayarak onun mevcut toplumsal, siyasal ve iktisadi şartların bireylerin “evrensel insan hakları” olarak nitelenen özgürlüklerini kullanmasına elverip vermediğini dikkate almayan bir felsefe ve iktisadi düzen söz konusuydu. Böyle bir düzen içinde insanlığın ortak mirası, çevre etiği, yeryüzündeki canlı türlerinin içinde bulundukları vasat ile ilişkilerinin dengeli bir biçimde sürmesini sağlamak gibi konuların tartışılması da çelişik bir durum olurdu. Dolayısıyla sanayi devriminin koşulları altında hızla yeniden teknolojinin bedeli, sömürülen insan emeği yanında doğadan alınan kaynaklarla ödendi. Sanayi devrimiyle toplum, iktisadi temelli iki sınıfa ayrılmıştır. Bu iki sınıf arasındaki çelişki yanında burjuvazi arasındaki kıyasıya rekabet, zenginleşme ve dolayısıyla daha çok üretim eğilimini getirmiş, bu da kapitalistin hem toplumla hem de doğayla ilişkilerinde sömürünün artmasına yol açmıştır. Öyle ki coğrafi keşiflerin, savaşların ve kolonilerin ortaya çıkışında yeni hammadde kaynakları bulmak, temel bir etken olmuştur. Kapitalist sistemin devasa hâle getirdiği hammadde ihtiyacını karşılamak için Avrupa ülkeleri, sömürgeler oluşturmuşlardır.
Sömürgeler, insanın insanı egemenliği ve mülkiyeti altına alma sapmasının insanın doğayı sömürüsüyle ilişkisini göstermesi bakımından önemlidir ve bu nedenle sömürgecilik konusunun üzerinde durulması yararlı olacaktır.
Sömürgeciler genellikle sömürgeleri altındaki toprakların kaynaklarına, iş gücüne, pazarlarına el koyar ve oradaki halkın sosyo-kültürel ve dinî değerlerinin yerine kendi inanç ve ideolojilerini ikame etmeye çalışırlar. Bunu yaparken, sömürgeleri altındaki toplumların gelişmelerini ve aydınlanmalarını sağlamayı amaçladıkları izlenimini vermeye çalışırlar.
Avrupalıların daha çok ekonomik amaçlarla Afrika kıtasına ilgi göstermeleri, XV. yüzyılın başlarına kadar gider. Bu yüzyılda, İpek Yolu ile diğer Ülkelerarası ticaret yollarının; karada güçlü İslam devletleri, denizde de Venedikliler tarafından kontrol altında tutulması, Avrupa’nın en kuvvetli deniz gücüne sahip olan; altın, baharat ve köle peşinde koşan Portekizlileri güneye doğru inmeye sevketti. Coğrafi keşifler denen faaliyetlerin ardından Portekizli denizciler, Doğu ve Batı Afrika kıyılarında üsler ve koloniler kurdular. XVII. yüzyıldan itibaren Portekizlilerle İngiliz, Fransız ve Hollandalılar arasında rekabet başladı. Batı Afrika’dan Lizbon’a her yıl ortalama 700 kg . altın ve 10.000 kadar köle getirilmesi, diğer Avrupa ülkelerinin ticarî ve emperyalist duygularını tahrik etti. Avrupa’nın büyük ülkeleri; Hindistan ticareti amacıyla özel şirketler kurup Afrika’nın sömürgeleştirilmesi hareketine katıldılar.
İlk dönemlerdeki canlılığını giderek kaybeden altın ticaretinin yerini XVII-XVIII. yüzyıllarda baharat, palmiye yağı, fildişi ve köle ticareti aldı. Yalnızca fildişi temini için fil avlanıyordu. Sömürgeciler kıyılarda kurdukları tarım işletmelerinde köleleştirdikleri yerlileri çalıştırdıkları gibi XVI. yüzyıl başlarında Meksika’da Asteklerden Kuzey Amerika’da da Kızılderili yerlilerden arındırılan Amerika kıtasındaki geniş çiftliklerden ve Avrupa’nın çeşitli şehirlerinden gelen köle taleplerine de cevap verdiler. Afrika’nın dört bir yanındaki kıyılarda köle pazarları kurularak köle ticaretinin önem kazandırdığı limanlardan Amerika ve Avrupa’ya köle yüklü gemiler gönderilmeye başlandı. Ayrıca Okyanus’taki adalarda da köle pazarları vardı. Bu dönemde kurulan Hollanda, İngiliz, Fransız, Danimarka ve İsveç şirketlerinin en önemli faaliyeti köle ticareti olmuş ve XIX. yüzyılın ortalarına kadar devam eden bu ticaret, Afrika’nın nüfus ve sosyal yapısını altüst ederken, sömürgeci Batılıların zenginleşmelerini sağlamıştır. Afrika’dan köle olarak kaçırılanların sayısının, taşıma ve avlanma sırasında ölenlerle birlikte otuz milyonu bulduğu tahmin edilmektedir.
Sanayi devrimi ve kölecilik sonrası sömürgecilik: Sanayi devrimi sonrasında Batılılar, Afrika ile hem hammadde kaynağı hem de pazar olarak ilgilenmeye başladılar. Ama bunun için Afrika’da çalıştıracak işgücüne ihtiyaçları vardı. Bu durumla ilişkili olarak köleciliğin yasaklanmasıyla köle tacirleri, madenlere ya da çiftliklere işçi temin eden kuruluşlar hâlinde örgütlendi.
“Avrupa devletlerinde, köle ticaretini yasaklayan kanunlar çıkarılması, Batılılar’ın dikkatlerini, …tamamen Afrika’nın iç bölgelerine çevirdi. Kıtanın içlerine doğru düzenlenen ve dış görünüşleri dinî ve ilmî hüviyet taşıyan keşif seferlerini, toprakların emperyalist genişleme amacıyla paylaşılması ve sömürge hâline getirilmesi takip etti… Önceleri, özellikle önemli nehirlerin kaynaklarını keşfetmek için çeşitli dernekler kuruldu. Bunlar çoğunlukla Hıristiyanlığı yaymak için kilisenin ve sömürgecilik amacıyla hükümetlerin destekledikleri coğrafya dernekleri idi ve iç bölgelere keşif seferleri düzenliyorlardı.” (Dursun, Davut, “Sömürgecilik”, SBA, nşr. Mustafa Armağan ve dğr., Risale Yay., İst. 1991, IV, 11.)
XIX. yüzyıl, sömürgelerden kıymetli maden, hammadde ve içgücü akışı ile Avrupa’nın hızla sanayileşme sürecine girdiği bir dönem olmuştur. Bu dönem ucuz hammadde kaynaklarına şiddetle ihtiyaç duyulduğu bir devir olmuş, ayrıca sanayileşme ile birlikte artan üretim de kısa zamanda doyum noktasına ulaşan Avrupa pazarlarının yerine, yeni pazarların bulunmasını mecburi hâle getirmiştir. Ucuz hammaddeye, sanayi bölgelerinin kalabalıklaşan nüfusları için gıda maddelerine talepteki artış ve yeni tüketim pazarları bulma ihtiyacı, Avrupa ülkelerini; Afrika’yı, Güney Asya’yı, Orta ve Güney Amerika’yı ve uygun buldukları diğer yerleri sömürgeleştirmeye itmiş ve bunun sonucunda Afrika hızla ele geçirilerek paylaşılmıştır. “XIX. yüzyıl ortalarına kadar kıtanın kıyıları boyunca sağlam ticaret merkezleri ve çiftlikler kurmakla yetinen İspanyollar, Fransızlar, İngilizler ve Portekizliler yerleşmiş oldukları kıyıların arka bölgelerinin de (hinterland) kendi egemenliklerinde olduğunu iddia ederek, içerilere doğru ilerlemeye başladılar. Sömürgecilik, çok kısa bir zaman içerisinde hemen hemen bütün Afrika’yı Avrupa’nın hâkimiyetine soktu. 1875’lerde kıtanın sadece onda biri sömürge hâlinde iken 1895’lerde bu oran onda dokuza yükseldi.” Dahası, XVII ve XVIII. yüzyıllarda sömürgeciler arasında sömürgelerin paylaşılamamasından kaynaklan savaşlar yaşandı.
Sömürgeciliğin yeni yüzü: Dünya’da 1960’lardan sonra sömürgecilik, sömürgelerin bağımsızlıklarını kazanması ile yeni biçim almıştır. Sömürgeciliğin sona ermesine karşın eski sömürgeler, hâlâ sömürgeci Batı devletlerinin güçlü etkisi altındadırlar. Bu durum, yeni sömürgecilik şeklinde adlandırılmaktadır. Sömürgecilik Hindistan’daki 1984 gerçekleşen Bhopal felaketi gibi birtakım izler bırakmıştır.
Bu arada Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Evrensel Beyannamesi’nin ilanından iki yıl sonra hazırlanan Fransız Anayasası’nda Fransa’nın kolonilerinin İmparatorluğun bir parçası olmakla birlikte, Fransız Beyannamesi’ndeki hakların bunları kapsamadığını ifade eden bir madde konmuştur. Bu olgu da ekolojik sorunların insan-merkezcilikle ilişkilendirilmesinin yeniden gözden geçirilmesini gerektirmektedir. Bugün baş gösteren çevre sorunları nedeniyle eski sömürgelerin sahip olduğu kimi zenginlikleri tüketmemesi yolundaki vurgular, politik ekoloji konusunda bilinçli olmak gerektiğini göstermektedir.
Bugün modernizmin, özellikle tüketim kültürünün diğer toplumlara ihracı, çevre sorunlarını besleyen sömürünün başat bir biçimi olarak nitelenebilir. Her Avrupa toplumunun belirli bir tüketim hacmi vardır. Dolayısıyla, sürekli artan korkunç üretim hızının yanı sıra halkı reklam ve yeni bir kültür aşılama yoluyla tüketimi artırmaya zorlamak da sanayicileri belli bir noktaya kadar tatmin edebilir. Bu nedenle onlar, yabancı pazarlara ürünlerini sunmak zorundaydılar. Bu durum Batılı endüstri kuruluşlarını şu düşünceye yöneltti: Başka kıtalarda yaşayan toplumlar, Avrupa endüstri ürünlerinin zorunlu bir tüketicisi olacak şekilde değişmelidir. Bunun için antropoloji, sosyoloji ve psikoloji gibi bilimlerin de seferber edildiği proje, dünya üzerinde yaşayan herkesi Avrupa da hâkim iktisadi yapıya göre homojenleştirilmesi, bunun yolu da modernleşme adıyla bütün dünyaya yeni bir kültürün sunulmasıdır. Nitekim modernleşme, toplumlarda en çok tüketim alışkanlığını değiştirmesiyle kendisini fark ettirir. Burada şu soru oldukça anlamlıdır: “Medeniyet, bir yerden bir yere ithal ve ihraç edilebilen bir ürün müdür?” Kuşkusuz hayır; fakat modernizm; bir toplumun birkaç yılda ithal edebileceği modern ürünler koleksiyonudur. Bu süreçte göz ardı edilen, tüketimin doğadaki kaynakları tüketmek olduğudur. Soljenitsin’in ifadesiyle, “Gözden kaçırdığımız ve ancak yakın zamanda farkına vardığımız ilk ayrıntı, gezegenimizin sınırlı kaynakları dâhilinde ‘sınırsız ilerleme’nin gerçekleşemeyeceği; doğanın fethedilmesi değil desteklenmesi gerektiği”dir. Ancak, gelişmiş ülkeler, sınırsız ilerlemenin mümkün olmadığını görünce, bunu gelişmemiş ülkelere karşı kullanmaya başlamıştır.
Recep ARDOĞAN
Yorumlar
Yorum Gönder